18 Kasım 2014 Salı

ADENOİD HİPERTROFİSİ VE EFÜZYONLU OTİT OLGULARINDA İNTRANAZAL MOMETASONE FUROATE TEDAVİSİ

GİRİŞ
Efüzyonlu otitis media (EOM) inflamatuar bulgular olmaksızın 6 hafta boyunca orta kulakta sıvı birikmesidir. 4 yaşına kadar çocukların %80'inde OM atağı oluşur ve ancak %10 kadar bölümünde 1 yıla varan orta kulak sıvı birikimi görülür. Orta kulaktaki sıvı, ses dalgalarının iletimini engeller ve özellikle bilateral olduğunda çocuğun yaşantısına ve gelişimine etkileri görülür.
Adenoid dokusu doğumda nazofarinkste bulunur ve zamanla genişlediğinde burun tıkanıklığı, ağız solunumu, rinore, horlama ve ve hiponazal ses oluşturur. Adenoid vegetasyonun mekanik etkisi ile Eustachi obstruksiyonu ve EOM gelişebilir.
Geleneksel tedavi adenoidektomi ve grommet konulmasıdır. Diğer tedavi seçenekleri araştırma halindedir. Son dönemlerde topikal steroidlerin kullanımı araştırma konularındandır ve faydasına yönelik daha açık bulgulara gerek vardır.
Nazal sprey olarak kullanılan mometasone furoate diğer nasal steroidlere göre daha düşük biyoyararlanımı olup, ilk geçişte yüksek oranda metabolize olan, diğerlerine göre nispeten daha yüksek oranda reseptörlere bağlanmaktadır. Mometasone furoate 100-200 mcg/gün dozda kullanıldığında hipotalamik-pitüter adrenal aksını suprese etmez.

MATERYAL VE METOD
Çalışma 2011-13 yılları arasında 2-12 yaş arası 100 adenoid hipertrofisi tanısı alan çocukta prospektif randomize çift kör teknikle takip edildi. Cassano sınıflamasına göre adenoid boyutu grade 3 veya 4 idi.
Cassano Sınıflaması (Nazal endoskopiyle): Grade I: Sadece koanal açıklığın üst bölümünde adenoid dokusu bulunması, Grade II: Koana ağzının %50'den az kapanması, Graden III: Koana ağzının %75'den az kapanması, Grade IV: Koana ağzının tam kapanması.



Çalışmadan çıkarılma nedenleri:
1. Adenoidektomi hikayesi
2. Son 1 yıl içinde intranazal steroid kullanılması
3. Hipertrofik tonsillerin bulunması
4. Nazal veya paranazal diğer patolojiler (polip, alt konka hipertrofisi vb)
5. Yarık dudak veya damak gibi kraniofasial anomaliler
6. Down sendromu gibi genetik hastalıklar
7. Çalışmaya katılmadan önceki 2 hafta içinde geçirilmiş ÜSYE hikayesi
8. Öz geçmişinde kardyovasküler, nörolojik, hematolojik, gastrointestinal, serebrovasküler veya solunum hastalığı bulunması
Çocukların i.burun tıkanıklığı, ii.rinore, iii.öksürük, iv..horlama, v.uyku apnesi semtomları 0 ile 3 arasında puanlandırıldı (0-yok, 1-ara sıra, 2-sıklıkla, 3-herzaman). Puanlamalar ilk visitte (V0), 8.haftada (V1) ve 24.haftada (V2) yapıldı. 

Endoskopik muayeneler topikal anestezi, sedasyon veya genel anestezi altında uygulandı. Yapılan pnömotik otoskopi, timpanogram (tip B veya C2) ve  odyolojik incelemelere göre olguların 62'sinde OME saptandı. Olgular kura (chit seçimi) ile grup A (çalışma) ve B (kontrol) olarak ikiye ayrıldı. Mometasone furate ilk 8 hafta boyunce her gün günde bir kez total 200 mcg dozda, sonraki 16 hafta boyunca gün aşırı olarak verildi. Kontrol grubuna SF sprey uygulandı. İlk 8 hafta 2 hafta aralıklarla, sonra 4 hafta aralıklarla kontrol edildiler. 
Grupların adenoid boyutları, semptom skorları, otoskopik fotoğrafları, PTA ve timpanogram bulguları karşılaştırıldı. V2'de Glasgow çocuk faydalanımı (Glasgow Children's Benefit) ile yaşam kaliteleri değerlendirildi.

SONUÇLAR






Grup A ve B arasındaki p değerleri burun tıkanıklığı için ,004, horlama için 0,0001, apne için 0,04 bulundu. Burun akıntısı için 0,87, öksürük için 0,81 ile anlamsızdı. Adenoid hipertrofisi her iki grupta da küçüldü ancak değişim grup A'da 0.0001, grup B'de 0.11 p değerleri gösterdi. 




Yaşam kalitesindeki değişim grup A'da B'ye göre anlamlıydı (p=0.0001). 
Grup A'da 2 olguda, grup B7'de 3 olguda hafif burun kanaması oluştu. Bu olgularda sprey kullanımı konusunda septumdan uzak tutulması gerektiği vurgulandı.

TARTIŞMA
OME oluşturduğu ITIK ile çocuklarda hayak kalitesini kötü etkilemektedir. Üstelik çeşitli tedavi yöntemleri olduğu halde, gelişmekte olan ülkelerde hastaların büyük kısmı tedavi şansına ulaşamamaktadır. Son yıllarda intranazal steroidler yaygın olarak tercih  edilmeye başlanmıştır. Steoidlerin etki mekanizması tam olarak açıklanamamıştır. M.furoate silier fonksiyonları iyileştirdiği görülmektedir. Apne olgularında glukokortikoidlerin alfa reseptörleri beta reseptörlerine göre adenoid ve tonsillerde, rekürren tonsillit olgularına göre daha fazla bulunmaktadır. Bu nedenle topikal steroidlere iyi cevaplar alınıyor olabilir. İntranazal steroide cevap vermeyen olgulara VT tatbiki uygulanmıştır. 
Yaşam kalitesindeki değişim grup A'da 37.11 puan iken, grup B'de 11.025 puanda kalmış ve anlamlı değişim steroidlerle sağlanmıştır. 
Tedavinin optimum doz ve süresi konusunda fikir birliği yoktur. Günlük doz 100 ile 200 mcg arasında, uygulama süresi 40 gün ile 6 ay arasında farklılıklar göstermektedir. 

KAYNAK
Bhargava R, Chakravarti A. Am J Otolaryngol Head Neck Med Surg 2014; in pres http://dx.doi.org/10.1016/j.amjoto.2014.06.006


--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
http://mustafaasimsafak.blogspot.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


12 Kasım 2014 Çarşamba

STAPES PROTEZİ UYGULANAN HASTADA İNTRATİMPANİK ENJEKSİYON SONRASI PNÖMOLABİRENT GELİŞİMİ

GİRİŞ
Pnömovestibül veya pnömokohlea şeklinde labirent içine hava kaçması durumu pnömolabirent olarak anılır. İlk kez 1984 yılında stapes footplate fraktürü sonrası labirente hava kaçışı Mafee ve ark.tarafından tanımlanmıştır. Bugün hala nadir  görülen bir antitedir. Hidaka ve ark. tarafından 2012 yılında literatürde tanımlanmış 51 olgu olduğu bildirilmiştir. Pnömolabirent konjenital malformasyonlar, petröz kemik fraktürleri, barotravma, perilenfatik fistül, kronik otit veya yatrojenik olarak stapes tabanı travmaları yada stapes protezinin vestibüle kaçtığı olgularda görülebilmektedir. Çok nadir olarak kohlear implantasyon için kohleostomi olguları da tanımlanmıştır. Yanagihara da Eustachi tüpünden hava insüflasyonu yapılan bir olguda pnömolabirent rapor etmişlerdir.
Pnömolabirent gelişimiyle birlikte ani olarak SNIK, tinnitus, fullness, dizziness, nistagmus ve bulantı-kusma ile birlikte vertigo oluşur. Fistüla testi positif olabilir. Vestibüler bulgular  zamanla düzelebilir ancak kohlear fonksiyonlar için prognoz daha kötüdür. 

OLGU
64 yaşında bilateral otoskleroz tanısı alan hastada başarılı bir sol stapedotomi operasyonu gerçekleştirildi. Bundan 1 yıl sonra hastanın sol kulağında SSNHL ve yüksek tonlu tinnitus gelişti. Hastanın anamnezinde travma veya diğer bir vestibüler hastalık hikayesi yoktu. Hastaya IT steroid injeksiyon tedavisi başlandı. İlk enjeksiyon sonrası hastada ciddi vertigo, nistagmus ve saatler süren kusma gelişti ve tedaviye cevap vermediği gibi işitme seviyesi daha da kötüleşti. IT tedavi kesildi, yatak istirahati, sistemik steroid, antiemetik ve dietilperazine tedavisi verildi. 4 gün süreyle semptomlarda bir düzelme görülmedi. 



Son muayenesinde sola vuran spontan nistagmus vardı. Yutkunma ve derin inspirasyonla vestibüler semptomlar artıyordu. Genel nörolojik muayenesi normal ve fistüla testi negatifti. Kalorik test, VEMP (oküler ve servikal) ve Video HIT ile sol labirent hiporefleksia bulguları vardı. 
Yüksek rezolüsyonlu CT ile sol kohlea bazal bölümde hava kabarcıkları görüldü ve pnömolabirent tanısı konuldu.


Hasta IT enjeksiyonun 10.gününde hala semptomları devam ettiği için eksploratif timpanotomi yapıldı. İnkus uzun kolunda dislokasyon, protezin tabandaki fenestrasyondan kaydığı, stapes tabanında fraktür ve tabanın vestibüle doğru çökme gösterdiği tespit edildi. Çöken taban parçası çıkarılıp, yeni bir protez takılıp, etrafı yağ dokusu ile desteklendi. Cerrahiden sonra bulantı, vertigo ve nistagmus hemen düzelmiştir. Hastada 30.günde vestibüler semptomlar düzelmiş ancak işitme IT sonrası yapılan ölçüm seviyesinde değişmeden kalmıştır.

TARTIŞMA
Pnömolabirent tedavisi medikal yada cerrahi olabilir. Lao yatak istirahati, stresten uzaklaşma, sistemik kortikosteroid ve antibiyotiklerle konservatif tedaviyi önermiştir. Scheid konservatif tedaviye cevap vermeyen ve progresif olgularda eksplorasyon ile cerrahi tedaviyi savunmuştur. 
Fistüla şüphesinde cerrahi tedavinin en kısa zamanda uygulanıp, stapes tabanında bir patoloji saptanırsa oval pencerenin hemen kapatılarak menenjit ihtimalinin önlenmesi önemlidir.
Burada sunulan olguda idiopatik SSNHL etiyolojisinde belirgin bir travma olmadığı için, pnömolabirent gelişimi IT enjeksiyona bağlanmıştır. Enjeksiyonun orta kulak basıncını artırmasıyla pnömolabirent gelişebileceği gibi, enjeksiyonsırasında iğneye bağlı bir travma sonucunda da komplikasyon gelişmiş olabilir. IT enjeksiyon öncesinde odyogramda ITIK olmaması, enjeksiyona bağlı protez dislokasyonunu destekler niteliktedir.

KAYNAK
Covelli E, Attanasio G, Cagnoni L, et.al. Am J Otolaryngology Head Neck Med Surg 2013; 34: 759-61.
--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
http://mustafaasimsafak.blogspot.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


5 Kasım 2014 Çarşamba

İÇ KULAK MALFORMASYONLARINDA "TIPA" ŞEKLİNDE DURDURUCUSU OLAN YENİ BİR KOHLEAR İMPLANT ELEKTROD

GİRİŞ

Konjenital SNIK olgularının yaklaşık %20'sinde iç kulak malformasyonları (İKM) bulunmaktadır. IKM olgusunda kohlear implant cerrahisi sırasında cerrahın karşılaşabileceği iki sorun vardır: i.fasial sinirin anormal seyri ve ii.BOS gusher durumu. Malformasyonlar nedeniyle fasial sinir seyri farklı olabilmektedir. İç kulak kanalı ile kohlea arasındaki anormal ilişki sonucunda, kohleastomi sırasında BOS kaçağı görülmesi bu olgularda sık karşılaşılan bir durumdur. Eğer gusher durumu önlenemezse postoperatif dönemde tekrarlayan menenjitler görülmesi kaçınılmazdır. 

Normalde BOS iç kulak kanalını doldurduğu halde kohleanın içinde BOS bulunmaz. Ancak IKM olgularında BOS oval ve yuvarlak pencere ile bağlantılıdır. Bu durum kohleastomi sırasında gusher oluşmasına neden olur. Bazen artmış pulsatil BOS basıncı herhangi bir cerrahi yapılmadan dahi spontan fistüllere neden olabilmektedir.

Inkomplate partisyon tip I olgusu olan bir  kız çocuğunun kohleastomi sırasında gusher oluşmuş, ameliyatta BOS sızıntısı kontrol edilmiş, erken postoperatif dönem normal seyretmiş. Ancak postoperatif 3.ayda menenjit olgusuyla başvurmuş ve 2 ay içinde kaybedilmiştir. Bu kötü olayın ardından operasyondaki gusher durumunu daha iyi kontrol edebilecek özel bir elektrod tasarlanmıştır.

MATERYAL VE METOD

Olguların 18'i erkek, 32'si kız çocuğuydu. 11 olgu IP-I 22 olgu IP-II, 7 olgu kohlear hipoplazi, 3 IP-III, 3 olgu common cavity, 1 olgu geniş vestibüler aquaduct, 1 olgu kohlear açıklık darlığı ve 2 olguda kohlea bazal defekti mevcuttu. 

ELEKTROT TASARIMI

İKM olan hastalar için "tıpa" tipi stopper bulunan elektrodlar kullanıldı. Silikon bir halka yerine "tıpa" şeklinde tasarlanan silikon halka, kohleostomi açıklığını daha iyi tıkayarak BOS sızıntısını daha etkili olarak kontrol edebilecektir. Normalde elektrod çapı 1 mm, kohleastomi açıklığı 1,2 mm ve  silikon ring 1,4 mm.dir. Ancak gusher durumunda bu BOS sızıntısını tutmaya yetmediği için, çapı 1,9 mm olan "tıpa" tipi stopper geliştirilmiştir.

Kohlea bazal turn çapı IP-I'de ortalama 8,45 mm, IP-II'de 8,10 mm bulunmuş, ve elektrodun bazal kıvrımda 1 tur atabilmesi için elektrot uzunluğu 25 mm olarak tasarlanmıştır. Ancak hipoplastik kohlea olguları için de 20 mm.lik modelleri hazırlanmıştır. Kontakt yüzeyi uzun olanda 1,7 mm, kısa olanda 1,3 mm olarak tasarlamıştır. Bu tip IKM olgularında modiulusu saran elektrodlar çok avantajlı değildir, çünkü bu bölgede sinir liflerinin olduğu kesin değildir, ancak bazal bölgede sinir liflerinin bulunması ihtimali daha yüksektir.


Kohleostomi çapı yine 1,2 mm olmalı ve "cork" bu açıklığı sıkıca tıkanmalıdır. Elektrod bir parça kas dokusu içinden geçirilirse bu yumuşak doku da kohleostominin kapanmasına yardımcı olacaktır. Kohleostomi alanı ayrıca fasya  parçalır ve doku yapıştırıcısıyla desteklenmelidir. 


Unutulmamalı ki, bu olguların çoğu çocuktur ve sık AOM atağı geçirecektir ve buda menemjit riskini artırabilecektir. Bu nedenle BOS sızıntısı çok iyi kontrol edilmelidir.

SONUÇLAR

1997 yılından beri yapılan 1501 implant olgusundan 138'inde değişik malformasyonlar görülmüştür, 2008 yılından önce Cork tipi elektrot yok iken, sonrasında bu tip olgularda yeni elektrot tercih edilmiştir.

KAYNAK
Sennaroğlu L, Atay G, Bajin MD. Auris Nasus Larynx 2014; 41: 331-6.

--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC

Mobile Phone KKTC: 0 j542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
http://mustafaasimsafak.blogspot.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


21 Ekim 2014 Salı

ERKEN ÇOCUKLUK ÇAĞINDA REKÜRREN AKUT OTİTİS MEDİA VE DÜŞÜK IgG2 SAPTANAN HASTALARIN ERİŞKİN DÖNEMLERİNDE NORMALLEŞEN Ig PATERNLERİ

GİRİŞ

Çocukların pek çoğun 3 yaşından önce en az bir kez AOM atağı geçirmişlerdir. Pik insidans 6-12 aylık dönemde görülür çünkü bu dönemde Ig seviyeleri nispeten en düşük düzeylerdedir. Çocukların yaklaşık %10'unda rekürren AOM atakları görülmektedir. Rekürren AOM kliniği, literatürde önceleri otitis-prone olarak adlandırılmaktaydı. Üç yaşın altındaki popülasyonda son 6 ayda 3 veya, son 1 yılda 4 AOM atağı görülmesi hali rAOM olarak tanımlanmaktadır. En sık ajan patojen ise S.pneumonia  olarak görülmektedir. Bu bakterinin polisakkarid kapsülüne karşı gelişen antikorlar oldukça spesifik ve koruyucudur.

AOM etkeni olarak ikinci sıklıkta H.influenza görülmektedir. IgG2 subtip eksikliğinde sık AOM, pnömoni, menenjit ve sepsis gibi önemli klinik tablolar gelişebilir ve etken patojen olarak S.pneumonia saptanmaktadır. İmmunolojik maturasyon sürecinde erken çocukluk çağındaki düşük IgG1 ve IgG2 subtipleri ile antipnömokokal aktivite düşük iken, erişkin yaşlarda normal seviyelere geldiği bildirilmiştir (Freijid A, 1985). Bu çalışmada 12 aylıktan küçük 150 çocuk 3 aylık kontrollerle takip edilmiş ve 36. ay kontrolünde ancak 115’i çalışma grubunda kalmıştır. Hiç birine bu dönem boyunca VT takılmamış veya gama globülin verilmemiştir. Çocuklardan biri ciddi immun yetmezlik nedeniyle çalışma dışı bırakılmıştır. Bu çocuklardan 20’si yılda takip döneminde 8-17 AOM atağı geçirmiş, kontrol grubu olarak takip dönemi boyunca maksimum 2 AOM atağı geçiren 20 çocuk kontrol grubu olarak seçilmiştir. Çocukların IgG2 seviyeleri 12.ay ve 32.ayda değerlendirilmiş ve rAOM grubund daha düşük olduğu tespit edilmiştir. IgG2 seviyelerinin rAOM olgularında düşük bulunuşu pek çok çalışmada defalarca teyid edilmiştir. Erişkin hayatta IgG2 seviyelerinin düzeldiği kabul edilmekte ancak, çocukluk çağında rAOM tanısıyla takip edilen çocukların erişkin döneme ulaştıklarında immünolojik durumlarının nasıl değiştiği çalışılmamıştır.


METOD


Bu çalışmada, önceki çalışmada sonuçları yayımlanan 40 çocuğun 2009-2010 yıllarındaki erişkinlik dönemleri üzerinde yapılmak üzere planlanmış ve ancak 32 olguya ulaşılabilmiştir. Olgulara vatandaşlık numaraları aracılığı ile İsveç Ulasal kayıtlarından ulaşılmıştır. Olgulardan 28’i çalışmaya katılmayı kabul etmiştir. Sonuçları incelenebilen 28 olgudan 13’ü önceki çalışmanın rAOM grubunda, 15’i kontrol grubunda yer almıştı.

28 olgudan ÜSYE, sinüzit, pnömoni,alerji hikayeleri alınmış, otomikroskopileri yapılmış, kan örnekleri alınmıştır. Total IgG ve IgG 1-4 subtipleri belirlenmiştir. Ayrıca difteri, tetanus, hemofilus, pnömokok ve H.influenza için spesifik IgG seviyeleri ölçülmüştür.


SONUÇLAR


Çocukluk çağından sonra 20 yaşına kadar geçirilen AOM atak sayıları rAOM grubu için 1 olguda 40, 1 olguda 10, 1 olguda 8, diğer 10 olguda 0-3 arasındaydı. Kontrol grubu için 1 olguda 10, diğer 14 olguda 0-3 arasındaydı. Her iki grupta da 20 yaşından sonra AOM atağı gelişmemişti. ÜSYE ve alerji öyküleri arasında gruplar arasında benzer sonuçlar vardı (tablo 1).




IgG ve subtipleri ile, spesifik IgG seviyeleri arasında gruplar arasında bir farklılık yoktu (şekil 1)



                                                                

TARTIŞMA


Çocukluk çağındaki sık AOM ataklarının nedenlerinden sadece biri olarak IgG eksikleri sayılabilir. IgG anneden bebeğe kolayca geçebilen bir proteindir. Doğumdan hemen sonra anne ve çocuğun IgG seviyeleri birbirine eşit haldedir. Doğumdan 1 ay sonra düşmeye başlar ve daha sonra yaşa bağlı olarak IgG subtipleri farklılıklar gösterir. IgG2 seviyesi 3 yaş civarında erişkin oranların yarısına kadar ulaşır. Öte yandan çocukluk çağındaki IgG1 subtipi bazen erişkin çağlarındaki değerlerden daha yüksek dahi bulunabilir. IgG1 ve IgG2 seviyeleri sağlıklı çocuklarda, rAOM tanısı alan çocuklardan daha yüksek oranlardadır.

Bu çalışmada çocukluk çağındaki farklılıklara rağmen erişkin hayatta gruplar arasındaki farklar ortadan kalkmıştır. 20 yaşından sonra AOM görülmemiştir. Hiçbir olguda erişkin hayata ulaşan EOM veya kronik otitis media, yada otit komplikasyonları görülmemiştir. IgG seviyeleri, subtip oranları ve spesifik IgG oranları gruplar arasında farklılık göstermemiştir.

Her iki gruptaki olguların otomikroskopileri ve işitme fonksiyonları arasında da fark görülmemiştir.

Bu çalışmadaki grupların küçük olgu sayıları nedeniyle bir genelleme yapılamamakla birlikte, çocukluk çağında görülen farklılıkların 30 yıl sonra erişkin hayatta normal seviyelere geldiği söylenebilir.


KAYNAK

Kraku M, Dagöö BR, Hammarström L, Granath A. Int J Ped Otorhinolaryngol 2014;78:1153-7.


--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
http://mustafaasimsafak.blogspot.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


16 Eylül 2014 Salı

STAPEDOTOMİDE LASER TEKNİĞİ VE KLASİK CERRAHİ TEKNİK

GİRİŞ

Otoskleroz cerrahisinde smal fenestra tekniği 1970'li yıllarda tanımlanmıştı. O yıllardan beri stapes tabanına pik, perforatör, mikrodril, piezoelektrik cihazlarla fenestrasyonlar yapılagelmiştir. İdeal teknik fenestrasyon yapılırken yüzen tabana neden olmamak ve vestibüle zarar vermemektir. Stapes tabanını ince bir kemik kabuk gibi olduğu durumlarda cerrahi teknik çok zor değildir. Bu sayılan tekniklerin birbirine göre bir üstünlüğü yapılan çalışmalarda gösterilememiştir. Bu nedenle bu tekniklerin tümüne konvansiyonel teknikler olarak adlandırılmıştır.
Laser teknolojisinin gelişmesiyle stapes cerrahisinde 1978'lerden sonra yer bulmuştur. Palva ilk sonuçlarını bu yıllarda argon laser ile yayımlamıştır. Sonrasında KTP, erbium, YAG ve CO2 gibi laser teknikleri geliştirilmiştir. Asıl olarak lasaer tekniği ile fenestrasyon yapıldığında stapes tabanına tam bir daire şeklinde açıklık yapılabilirken, yüzen taban oluşma riski mekanik bir temas bulumadığı için yok olmuştur. Kullanılan laser tiplerinin birbirlerine göre üstünlükleri gösterilememiştir. 
Er:YAG laser sonuçlarının gerek postoperatif ABG açısından, gerek kemik yolundaki kötüleşmeler ve bunun irreversibl olması açısından konvansiyonel yönteme göre daha kötü olduğu savunulmuştur (Arnoldner 2006). McGee (1983) argon laser ile konvansiyonel teknikler arasında istatistiksel fark olmadığını iddia etmiştir. Garin (2002) ve diğer bir çalışmada Motta ve Moscillo (2002) CO2 laser sonuçlarının konvansiyonel teknikten daha iyi olduğunu biltdirmiştir. 
Bu çalışma laser ve konvansiyonel teknikleri meta-analiz yöntemiyle incelemek için yapılmıştır.

MATERYAL VE METOD

Stapes cerrahisi konusnada 1978-2013 yılları arasında çıkan çalışmalar incelenmiştir. Şu kiriterlere uyan çalışmalar değerlendirmeye alınmıştır.

1. Prospektif veya retrosepektif olsun laser ve konvansiyonel yöntemlerin karşılaştırıldığı çalışmalar ele alınmıştır.
2. Kontrol grupla çalışmalar seçilmiştir.
3. Sonuçlarında şu bulgular bulunmayanlar çıkarımmıştır: Postoperatif 10 dB altında ABG olgu sayısı verilmeyenler, ortalama ABG verisi olmayanlar, ortalama takip süresi verilmeyenler ve komplikasyon sayısı bildirilmeyenler.
4. Ayrıca rekürren otoskleroz veya pediatrik otosklernoz gibi özel grupları kapsayan çalışmalar değerlendirme dışı bırakılmıştır.

Bu kriterler ışığında ilk başta bulunan 764 çalışmanın 18'i değerlendirmeye alınmıştır. Bunlardan sonuçları karşılaştırılabilir olan 11'i analiz edilmiş, kalan 7'si tartışma için kullanılmıştır.



SONUÇLAR

İncelenen 11 çalışmada 1614 olgu vardır, bunlardan 638'i laser, 976'sı konvansiyonel teknikle opere edilmiştir. 11 çalışmanın 2'si randomize kontrollü, 2'si prospektif ve 7'si retrospektif çalışmadır. Hemen her bir çalışmada ABG değerleri değişik frekans aralıkları için çalışılmıştır. Bu aralıklar 250 Hz ile 4 kHz arasındaki frekansların değişik bölümlerin seçilmesiyle oluşmaktadır. Sadece bir çalışma bu frekansların tümündeki ABG değerlerin vermiştir.

Laser stapedektominin etkinliği konvansiyonel tekniğe göre yüksek derecede anlamlı olarak bulunmuştur (RR 1.07). Vestibül hasar oluşması riski açısından iki teknik arasında fark görülmemiştir (RR 0.63). Çaalışmalar arasındaki bias Funnel eğrisi ve Egger testi teknikleriyle incelenmiş ve yüksek bulunmuştur (p=0.001).

Bu incelemelerde protez çapının işitmeye etkileri üzerinde odaklanılmamıştır. Laske ve ark. 0,6 ile 0,4 mm çaplı protezler arasında anlamlı farkların olduğunu belirtirken, Fang ve ark. bir fark gösteremişlerdir.

Stapesin durumu, kullanılan laser tipi, cerrahın tecrübesi gibi farklar inceleme dışı faktörler olarak kalmıştır.

KAYNAK: Fang L, Lin H, Zhang TY, Tan J. Laser versus non-laser stapedotomy in otosclerosis. A systematic review and meta-analysis. Aurus Nasus Larynx 2014: 41: 337-42.
--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
http://mustafaasimsafak.blogspot.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

          TR     +90 532 361 18 90


22 Ağustos 2014 Cuma

EBOLA VİRÜS HASTALIĞI (EVH)

ŞÜPHELİ OLGU: (EVH ile ilgili sorgulanması gereken vaka)


Axağıda sayılan
 semptomları ve risk faktörlerini taşıyan kişiler şüpheli vaka olarak değerlendirilir.
Semptomlar:  38.6 ateş ile birlikte; ciddi başağrısı, kas ağrısı, kusma, ishal, karınağrısı veya açıklanamayan hemoraji.
Risk faktörleri: (Epidemiyolojik) Semptomların ortaya çıkmasından 21 gün önce; kesin veya süpheli EVH olan birinin kan veya vücutsıvıları ile temas etmiş olmak, kesin veya süpheli EVH nedeniyle ölen birinin cesedine ait kan veya vücut sıvıları ile temas etmiş olmak, EVH bulaşının aktif olduğu bir alanda yaşamak veya ilgili bölgeye seyahat etmiş olmak, EVH endemik bölgelerde yarasa, kemirgen ve primatlarla doğrudan teması olmak.
KESİN VAKA:Uluslararası referans laboratuvarında doğrulanmış vaka.


Yüksek Riskli Maruziyet

  1. EVH olan birinin kan veya vücut sıvıları ile perkutan (ör: iğne batması) veya mukoz membranlar yolu ile teması.
  2. Uygun kişisel korunma gereçleri olmaksızın EVH hastasına bakım vermek veya vücut sıvılarına maruz kalmak.
  3. Kişisel korunma gerçleri veya standart bio-güvenlik şartları olmaksızın kesin EVH tanısı almış birinin vücut sıvılarıyla çalışan laboratuar çalışanları
  4. Kişisel korunma gerçleri olmaksızın salgın bölgesinde geleneksel ölüm ritüellerinde insan cesedi ile doğrudan temasta bulunmak.

Düşük Riskli Maruziyet

  1. EVD hastasıyla aynı evi paylaşmış olmak veya diğer günlük temaslar*
  2. EVD salgını olan ülkelerdeki sağlık birimlerinde yüksek riskli maruziyet olmaksızın sağlık hizmeti vermek veya bu birimlerle günlük temasta bulunmak
Günlük temas:
  1. yaklaşık 1 metre mesafeden kişisel korunma gereçleri olmaksızın aynı odada bulunmak veya sağlık biriminde uzun süreli aynı alanda bulunma
  2. doğrudan kısa temasta bulunma (el sıkışma gibi)
Not: 4 Ağustos 2014 tarihi itibariyle Dünya Sağlık Örgütü’nün EBH endemik olarak ilan ettiği ülkeler: Gine, Liberya, Sierra Lione, Lagos, Nijerya.
 

--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
http://mustafaasimsafak.blogspot.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


23 Haziran 2014 Pazartesi

İNTRATİMPANİK TEDAVİLER

INTRATİMPANİK ENJEKSİYON UYGULANMA TEKNİĞİ

Hasta sırtı üstü yatar pozisyonda, DKY’na jetokain veya tetrakain gibi bir anestetik ajan birkaç damla konularak yaklaşık 10 dk beklenir. Hastanın başı diğer kulak yönüne doğru yaklaşık 45 çevrilir ki, timpanik kaviteye enjekte edilen ilaç Eustachian tüpten kaçmasın ve yer çekimi etkisiyle mümkün olduğunca yuvarlak pencere bölgesinde toplanabilsin. Uygulama otomikroskopi veya otoendoskopi ile yapılabilir. Yaklaşık 0,5-1 ml ilaç 25-27 gauge gibi mümkün olduğunca ince çaplı insülin veya dental iğne ile enjekte edilmelidir. Timpanik membranın arka üst kadranı hariç diğer kadranlarından uygulama yapılabilir. Benim kişisel tercihim TM vaskülerizasyonunun iyi olması ve, gerek yatar, gerek dik pozisyonda üstte kaldığı için antero-superior kadranın kullanılmasıdır. Enjeksiyondan sonra hasta 20-30 dk kadar bu pozisyonda kalmalı ve mümkün olduğunca yutkunmamalıdır. Uygulanan ilaca göre bazen hafif bir kulak ağrısı veya baş dönmesi gelişebilmektedir. Proflaktik olarak antibiyotik kullanmaya gerek yoktur.

IT uygulamalarda daha uzun süreli ilaç salınımı sağlayabilmek için PLGA-PEG-PLGA gibi copolymer maddeler denenmiştir. Bu maddenin kendisine herhangi bir kohlear toksisite ABR ile moniterize edilerek incelendiğinde, 0,05 ml dozlarda güvenli iken, 0,1 ml.ye ulaşıldığında işitme kaybına neden olabildiği gösterilmiştir. Bu madde ile kombine olarak verilen IT  enjeksiyon ajanının birkaç  gün boyunca devam eden salınım oluşturduğu gösterilmiştir (Feng L, Curr Drug Deliv, 2014)

ANİ İŞİTME KAYBI

Ani işitme kaybının tedavisinde steroidlerin etki mekanizması tam olarak bilinmese de, iç kulaktaki steroid konsantrasyonu arttıkça steroidlerden sağlanan fayda artış göstermektedir (0204 Ahn JH, 2008). Steroidlerin IT uygulaması,  sistemik yolla verilmesine göre daha yüksek iç kulak konsantrasyonları sağlamaktadır (Parnes LS, 1999). Üstelik IT uygulama ile steroidlerin sistemik yan etkilerinden kaçınılmış olur (Chandrasekhar SS, 2000) ve hatta tedaviye dirençli bazı olgularda da işitme artışı sağlayabilmektedir (Moon IS, 2009).

IT steroid enjeksiyonu artık sistemik steroid tedavisiyle aynı anda primer tedavi olarak kullanılması guideline önerilerine girmiştir.

IT  uygulama sonrası yuvarlak pencere membranı (Round Window Membrane – RWM) vibrasyonuyla ilacın iç kulağa geçişi artırılabilir mi? İn-vitro bir çalışma ile değişik sürelerde 100 Hz vibratörle titreştirilen bir yarı geçirgen membrandan deksamethasone geçişinin maksimum olduğu süre 3 dk olarak rapor edilmiş (Park SH, 2014). Aynı çalışmada farelere uygulanan IT deksamethasone, 3 dk süreyle 90 dB sese maruz kalan farelerde daha yüksek konsantrasyonda perilenfe geçişi gösterilmiş. AIK geçiren ve sistemik steroid ve antiviral tedaviye dirençli hastalara 5 mg/ml dexamethasone 0,5 ml IT enjeksiyonla verilmiş (36+18 olgu). Hastaların tümü IT enjeksiyon sonrası hastalar 30 dk supine pozisyonda bekletilmiş ve 18’ine kulaklık yardımıyla 90 dB HL click 3 dk dinletilmiş. Ses ile uyarılan hastaların odyolojik değerlendirmelerinde SD değerleri diğer gruba göre daha iyi sonuçlar göstermiştir.

Sistemik klasik tedaviye cevap vermeyen 103 hastanın 35’ine IT steroid, 22’sine hiperbarik oksijen, 19’una ITS+HBO verilmiş ve kurtarma tedavisi verilmeyen 27’si kontrol grubu olarak karşılaştırılmıştır. Odyolojik olarak bulgular karşılaştırılmıştır. Tüm tedavi gruplarında saf ses ortalaması, işitme kazançları kontrol gurubuna göre artış göstermiştir. Kombine tedavi alan grupta diskriminasyon skorları tüm gruplardan istatistiksel olarak daha iyi bulunmuştur (Yang CH, Otol Neurotol 2013).

Sistemik steroid tedavisine cevap vermeyen 60 hasta, sürekli transtimpanik steroid perfüzyonu veya aralıklı IT steroid enjeksiyonu olarak ikiye ayrılarak, sonuçlar karşılaştırılmıştır. Sürekli perfüzyon grubunda saf ses eşiği 65 dB.den ortalama 15 dB kazanç göstermiş, olguların %53’ü 10 dB’den fazla kazanç sağlamıştır. SD skorları %12’den %54’e düzelmiştir. Aralıkllı IT enjeksiyon yapılan grupta bu değerler sırasıyla 69 dB, 11 dB, %43. SD için %13’den 46’ya artış görülmüştür. Sürekli transtimpanik tedavi sonuçları daha iyi gibi görülmektedir (Chou YF, Laryngoscope 2013).

Ardışık 3 gün IT prednisolone tedavisi ile 1 yıl boyunca takip edilen 122 hastada tedaviden sonraki 10.gün ile 1.yıl odyogram bulguları stabil şekilde kalarak düzelme kaydetmişlerdir (Filipo R, Acta Otolaryngol 2013).

MENİERE HASTALIĞININ MONİTERİZASYONU

Hastalar vertigo, tinnitus yakınmalarının moniterizasyonuyla takip edilebilir. Bunu için basit subjektif skalalar kullanılabilir. Örneğin aylık vertigo atak sıklığı direkt kullanılabilir, ya da hastanın yakınmalaranı (0) hiç, (1) hafif, (2) orta, (3) şiddetli şeklinde subjektif olarak puanlayabilir. Nörotolojik muayene bulguları ile moniterizasyon da mümkündür.

Laboratuvar tekniği olarak odyogram bulguları, ENG-VENG veya HTT bulguları ile takip edilebilir. Özellikle bitermal kalorik test bulguları vetibüler fonksiyonlar hakkında oldukça iyi fikir verir. Ancak kalorik cevapların tamamen yok olması, artık hiç Meniere vertigo atağı oluşmayacağı anlamına gelmez.

Ayrıca kulağın clikc veya tone burst ile uyarılması sonucu, SCM üzerinden ölçülen VEMP cevapları, çok iyi bir vestibülocollic refleks moniterizasyonudur ve özellikle sakkülden olmak üzere periferal vestibüler sistem fonksiyonları hakkında bilgi verir (Kingma CM, 2011). VEMP cevaplarının vestibüler ablasyonla azalması beklenir. Böylece Meniere tedavisinde faydalı olabilir.

Hastaların denge problemlerinin değerlendirilmesinde hiç bir test Bilgisayar Kontrollü Dinamik Postürografi (Computerzed Dynamic Posturography – CDP) kadar etkili değildir. Ancak bu teknikle denge için gerekli görme, denge ve derin duyu sistemleri kombine olarak değerlendirilebilmekte ve moniterize edilebilmektedir (Soto A, 2004).

MENİERE HASTALIĞI

Meniere hastalığı insan yaşamını hem fiziksel, hem psikolojik olarak olumsuz etkilemektedir. Fiziksel etkilenme en çok vertigoya bağlı, psikolojik etkilenimler ise çınlama ve işitme kaybına bağlı olarak gelişmektedir (Soderman AC, 2002). Maalesef Meniere hastalığının kesin bir tedavisi yoktur ve yapılan işlemler hastalığın altta yatan sebeplerine yönelik olamamaktadır. Meniere hastalığının kontrolü için hayat şartalarının düzenlenmesi, diyet, diüretikler, dolaşım düzenleyiciler, steroidler, işitme koruyucu cerrahiler (endolenfatik kese dekompresyonu) ve destruktüf medikal veya cerrahi tedaviler gibi geniş yelpazede tedavi seçenekleri vardır. Yaklaşık son 15-20 yıldır dayanılmaz vertigo yakınması oluşturan Meniere hastalığında IT gentamisin uygulamaları popüler hale gelmiştir (Silverstein H, 2010). Gentamisin ile vestibüler fonksiyonlar destrükte edilirken, ayrıca dark hücrelerinin de destrükte olarak endolenf üretiminin azalması da söz konusudur (Chang WH, 2007).

Meniere hastasında günlük 2 g tuz, diüretik ve betahistine uygulaması şeklinde hayat tarzını düzenlemeye yönelik tedaviyi 1 yıl süreyle almasına rağmen hala dayanılmaz vertigo yakınmaları bulunması IT gentamisin tedavisine aday adayı oluşturur. Bu hastanı eğer diğer kulağında herhangi bir işitme veya denge hastalığı yoksa ve hastanın hayatını idare edecek kadar işitme fonksiyonu (serviceable hearing) varsa IT gentamisin tedavisine adaydır. Bazı otörler ise gentamisin ile hayat kalitesinde mükemmel iyileşmeler rapor etmekte ve ilk seçenek tedavi olarak önermektedir (Banarjae AS, 2006). IT gentamisin tedavisi önerilen hastalara total işitme kaybı komplikasyonu tek doz gentamisin enjeksiyonu sonrası dahi gelişebileceği özellikle bildirilmelidir(Daneshi A, 2014).

Medikal tedaviye dirençli olup düşük doz IT gentamisin enjesiyonu yapılan ve 7 yıla kadar takip edilen 174 olguluk bir serinin sonuçlarına göre, Vertigo kontrolü tek enjeksiyonla %40, 2-9 gibi çoklu enjeksiyonla bu oran %43 bulunmuştur (Quaglieri S, Eur Arch Otorhinolaryngol 2014).

IT gentamisin çok değişik şekillerde verilebilmektedir; i.günlük enjeksiyon, ii.4 hafta boyunca haftalık enjeksiyon, iii.remisyondayken tekrarlayan vertigo atakları için 1-2 kez düşük doz enjeksiyon, iv.iç kulak işitme bozulmasının başlangıcı moniterize edilerek mikrokatater yöntemiyle sürekli enjeksiyon. Ancak hangi yöntemin en az komplikasyonla en iyi yararlanım sağlayacağı konusunda konsensus yoktur. Amaç vestibüler organın ablasyonudur. Yapılan meta-analitik çalışmalar devamlı gentamisin infüzyonu veya tekrarlı enjeksiyonlar ile kohlea içinde daha yüksek konsantrasyonlara ulaşılmakta ve komplikasyonlar da daha yüksek görülmektedir (Salt AN, 2008). Düşük doz gentamisin uyglamaları ile vertigo kontrolü %80-85 gibi daha düşük oranlarda oluşmakta ancak işitme fonksiyonları da daha iyi korunmaktadır (Chia SH, 2004).

30 olguluk bir çalışmada hastaların atak sayıları, işitme durumları, CDP ve VEMP ile tespit edilen denge ölçümleri moniterize edilerek, tek doz 20 mg/0,5 ml IT gentamisin uygulanmış ve 1.ay ile 7.ay sonuçları rapor edilmiştir (01 Daneshi A, Iran J Neurol 2014). Tedavi öncesi vertigo atağı oranı 4,23’den 1.ayda 0,7’ye, 7.ayda 0,46’ya gerilemiştir (p<0,05). PTA ve SD skrolarında düzelme olsa da istatistiksel anlamlı değildir. Bu olgular CDP ve VEMP sonuçlarıyla takip edildiklerinde tedavi öncesi, 1.ay, 7.ayda hasta ve sağlam kulak arasında, yada kontrol grubu değerleri arasında fark göstermemiştir.

Ortalama yaşları 45 olan ve medikal tedaviye cevap vermeyen bilateral Meniere hastalığı olan 9 olgunun kötü kulağına 40 mg/ml  gentamisin 0,75 ml IT olarak uygulanmış ve 2 ay içinde yakınması devam edenlere IT enjeksiyon tekrarlanmış,  odyolojik ve kalorik testlerle ortalama 34 ay takip edilmiş. Olguların 3’ünde işitme eşiği 2,5-7,5 db azalırken, 6’sınde 2,5-5 dB kadar düzelme görülmüş. Olguların tümünde ipsilateral kulakta Kobrak testine cevap ortadan kalkmıştır (Olusesi AD, Eur Arch Otorhinolaryngol, 2014).

IT gentamisin 35 olguya 3 gün arayla günde 2 kez olarak 6 enjeksiyon yapılan grupla, toplam 1-2 enjeksiyon yapılan 42 olgunun odyolojik bulguları ve vertigo yakınmaları 2 yıl boyunca takip edilmiş. Vertigo yakınması devam eden hastalara aynı tedavi bir kür daha verilmiş. Tek tedavi alanlarda vertigo kontrolü yüksek dozda %71, düşük dozda %55, tekrarlı tedavi alanlarda sırasıyla %88,5 ve 97,7 bulunarak, gruplar arasında fark görülmemiştir. Odyolojik bulgularda kötüleşme yüksek doz uygulanan grupta daha fazla görülmüştür (Casani AP, Otolaryngol Head Neck Surg, 2014).

Kobaylarda IT gentamisin enjeksiyonu sonrası ilacın iç kulakta hangi hücrelerce nekadar tutulduğu incelenmiş. Bu amaçla saçlı hücreler, dark cell v transitional hücreler ayrı ayrı incelenmiştir. Yarım daire kanallarındaki dark hücrelerinde gentamisin tutulumunun çok zayıf olduğu görülmüştür. Ancak hemen bitişik transitional hücrelerin yüksek oranda gentamisin tuttutuğu ve 28 gün boyunca konsantrasyonlarını koruduğu görülmüştür. Ultrastructure çalışmalarda dark hücrelerinde ihmal edilecek minimal oranda apopitoz ve nekroz görülmüştür. Dark hüceler arasındaki sıkı bağların da hiç etkilnmediği görülmüştür. Klinik uygulama yapılan hastaların kulak dolgunluğu VAS ile değerlendirildiğinde IT gentamisin ile değişiklik olmadığı, %88 olguda vertigo kontrolü, %16 olguda işitmede kötüleşme oluştuğu tespit edilmiştir (Zhai F, Audiol Neurootol 2013).

Meniere olglarında IT steroid enjeksiyonunun sonuçları EcoG ile moniterize edilmiş. Medikal tedaviye cevap vermeyen 53 olguya 4mg/ml deksametazon haftalık 3 IT enjeksiyonla uygulanmış ve tedavi öncesi ve 1 ya sonrası EcoG bulguları ölçülmüştür. Tam vertigo kontrolü 12.ayda %41, 24.ayda %15 (class A) bulunmuş, SP/AP oranında anlamlı bir azalma tespit edilmiştir (Martin-Sanz E, Acta Otolaryngol 2013).

Tek taraflı Meniere tanısı olan 46 olgunun 22’si günlük 3 ardışık, 24’ü haftalık 3 ardışık IT 4 mg/ml deksametazon verilerek sonuçları karşılaştırılmış. Tam vertigo kontrolü günlük grupta %40, haftalık grupta %44 bulunmuş farklı değildir (16 Martin-Sanz E, otol Neurotol 2013).

EFÜZYONLU OTİTİS MEDİA

OME tanısı almış 12 yaş üzerindeki 90 çocuk ve erişkinin 112 kulağına IT olarak 0,5 mg/ml Budesonide (BUD), 2 mg/ml Deksametazon (DEX) ve%0,9  Sodyum Klorür (NS) haftada 1 kez uygulanmış. IT tedavi ile BUD ve DEX grubu NS’ye göre objektif ve subjektif bulgularda düzelme kaydetmiş, kulak dolgunluğu yakınmasının VAS ile değerlendirilmesinde BUD grubu, diğerlerinden daha iyi sonuç vermiştir (Yang F, Otol Neurotol 2014).

Medikal ve cerrahi tedaviye rağmen rekürrens gösteren 41 olgunun 47 kulağına IT deksametazon uygulanırken, yine benzer tabloya sahip 23 olgunun 28 kulağına tekrar medikal tedavi verilerek kontrol grubu oluşturulmuş. Deksametahasone 4 mg/0,5 ml dozda antero-superior kadrandan haftada 1 kez, 4 hafta enjekte edilmiş. Tedaviden sonraki 1.ve 3.aylarda odyolojik ve timpanometrik olarak takip edilmiş. Odyolojik olarak ABG 9,9 dB, hava yolu eşiği 15 dB, kemik yolu eşiği 5 dB düzelme göstermiş. Bu değerler kontrol gurubu için sırasıyla 2, 3 ve 1,3 dB olarak tespit edilmiş. IT grupta %60 olgu A tipi timpanograma dönüşmüş, kontrol gurubunda bu oran %10’da kalmıştır. IT deksametazonun OME tedavisinde güvenli ve etkili olduğu görülmektedir (Paksoy M, Indian J Otolaryngol 2013).

DİĞER INTRATİMPANİK UYGULAMA ALANLARI

Dayanılmaz tinnitusu olan 30 olgunun yarısına 2 hafta içinde 4 kez IT deksametazon, kontrol gurubuna SF enjekte edilerek sonuçlar anket, Tinnitus Handicap Index, loudnes ve frekans matching, tinnitus süresi gibi parametrelerle karşılaştırılmış. Bulgular iki gurup arasında farklı olmamıştır (19 Choi SJ, Larygnoscope 2013).

MR çekiminde kontrast maddenin direkt timpanik kaviteye uygulaması gündeme gelmiştir. Meniere ve diğer iç kulak hastalığı olan 8 olguya  5 kez dilüe edilmiş gatopentate dimeglumine (Gd-DTPA) IT enjeksiyonla verilmiştir. 3 Tesla MR ile 3 boyutlu (3D-FLAIR) iç kulak MR incelemesi yapılmış. Endolenfatik hidropsun vestibül ve kohleadaki etkileri görüntülenmiş. Gd-DTPA 8 olgunun tümünde kohleaya, 7’sinde vestibüle ulaşmıştır. Hidrops bulunmayan olgularda vestibül, kohleaya göre daha yüksek intensite gösterirken, hidrops olgularında kohlea bazal turn intensitesi daha yüksek görülmüş. Endolenfatik hidropsun bulunuşu Gd-DTPA’nın oval pencereden geçişini azalttığı düşünülmüştür (Shi H, Otol Neurotol 2014).

MR çekimi için gadoteridol (ProHance) kobaylarda 1/8 ve 1/16 dilusyonla kullanldığında, yeterli görüntü kalitsine ulaşılırken, 1/16 dilisyonla dış saçlı hücre etkilenmesinin anlamlı olarak daha az oluştuğu ve kontrol gurubuna göre farklı olmadığı görülmüştür (Katahira N, Acta Otolaryngol 2013).

Konjenital CMV enfeksiyonlarına bağlı ciddi iç kulak hasarları oluşabilmektedir ve CMV nin kulak komplikasyonlarını önlemeye yönelik ortaya konmuş bir tedavi şeması yoktur. Bu amaçla intratimpanik antiviral bir ajan olan cidofovir (CDV) IT enjeksiyonla hayvan modelinde uygulanmıştır. CMV ile enfekte edilen kobaylarda 3 mg ve 5 mg CDV ile SF uyglanan kontrol grubu incelenmiştir. CMV enfeksiyonuna bağlı gelişen işitme kaybı tablosu 5 mg CDV uygulanan hayvanlarda geri dönmüştür. IT CDV tedavisinin güvenli ve etkili olduğu görülmüştür (Ward JA, Antivir Ther 2014).


--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
http://mustafaasimsafak.blogspot.com